| Tiyatro Kursu  | Şirket Tiyatrosu
Tiyatro Dünyası
Tiyatro Dünyası Bu Sahnede...
 
Ana Sayfa  |  Hakkımızda  |  Yazılar  |  Haberler  |  Yazarlar  |  Tiyatro Oyunları  |  Tiyatro Grupları  |  Sanatçılar  |  Kaynak  |  Duyuru Panosu  |
BEĞENİNİN ÖLÇÜTÜ...
Engin Alkan




Keşanlı Ali Destanı’ nı oynamak daha yeni gündeme geldiğinde Türkiye’deki kemikleşmiş tiyatro simsarlarının yapıt hakkında nasıl tavır alacaklarını, ne yaparsak yapalım, kimilerinin geçmişlerini ve aidiyetlerini kutsarcasına nostaljinin sıcak kollarında “ah nerde o eski Keşanlı” terennümüyle pek de ihtiyaç duydukları hemfikir olma, dayanışma ilüzyonlarını akılcılaştırıp, satır aralarına serpiştireceklerini tahmin ediyor, bekliyordum.
 
Bazı çevreler için (ben bu çevreye kestirmeden, tiyatro sosyetesi diyorum) bu ülkede yaptığınız iyi şeylere yandaş bulmanızın konulmuş kuralları, koşulları, anayasası var. Kendini kuşaktan kuşağa devam ettiren, içeriğini cehalet, kendini önemsetme, kibir, kalem tutma ve salonlarda VIP istihdam edilme marifetinin oluşturduğu bu organizmanın (ya da organizasyonun) yasaları yazılı çizili değil kuşkusuz, kolay kolay dile de getirilemez, gücünü saçmalamanın karşısındaki kendini savunmanın mahcubiyetinden alır çoğunlukla. Nedir bu yasalar;
 
1: Benden yana olacaksın: Sanat düşüncen benden farklı olabilir ama nihayetinde benim iktidar alanlarımı onadığın sürece karşılıklı saygı oyunumuzu sürdürebiliriz.
 
2: Aynı sınıfa dahil olacaksın: Benzer kolejlere gitmişsek, ailelerimiz birbirini bizden de önce tanıyorsa, Brooklyn’de ya da Soho’ da yediğimiz içtiğimiz lokantaları birbirimize sokak sokak tarif edebiliyorsak,yurt dışında seyredip reji konseptlerini arakladığını bildiğim oyunlarını bile görmezden gelebilirim ne de olsa dünyaları dangul dungul bu kakafonik serfler arenasında bir ahenge doğmuş sayılı kişilerdeniz, birbirimizi korumalıyız.
 
3:Yeterince yaşlanmış olacaksın: Hayatı hangi hızla ne biçimde, hangi kalitede yaşadığının bir önemi yok, yeterince yaşlandıysan ömrünün son kalan birkaç zaman diliminde zaten bana karşı dursan da zarar veremezsin, hem seni yıllar sonra hatırlayıp taltif etmemiz, bu kadirşinaslıktan ötürü senden çok bizi yüceltecektir.
 
4: Epey genç olacaksın: Eğer bu çevrelere yeni düşmüşsen, tekamülümün potansiyel adayısın demektir. Seni küçültüp, indirgeyerek tali bir kulvarda değerlendireceğim, şimdilik. Umut vadeden gençliğin ölçüleriyle seni övüp ödüllendirmemde bir sakınca yok, ola ki dümen suyuma girmezsen anında pamuktan ipliklerini kesiveririm.
 
5: Benim keşfim olacaksın: Hep aynı isimlere pirim vermemiz zaman zaman diğerlerini olduğu kadar bizi de sıkar, kaldı ki klavuz çizgisinin hep belirli insanları hedeflemesi iktidar dengeleri açısından tehlike arzeder, öyle ya, erk kısıtlı bir çevrede ama yaygın dağıtılmalı, bir yoldan çıkma durumunda kayıplar ölçülü olmalıdır. Bundan ötürü arada bir günün yükselen değerleri neyi icap ettiriyorsa hiç beklenmedik bir isim üzerine yoğunlaşılmalı, keşfedilip dikkatler üzerine çekilmeli, ağız birliği edilerek desteklenmeli, yapıtlarının altı bilgi, deneyim ve hayranlık ifadeleriyle doldurulmalıdır. Buradaki ölçü keşfedilen eski ya da yeni yeteneğin isminin çapının onun destekleyenlerin isminin çapından büyük olmaması ve hayranlığın resmin çizerine değil küratörüne yönelmesinin gizli kodlarını içermesi olmalıdır.
 
6: Ayağının tozuyla Avrupa’dan gelmiş olacaksın. Neyi ne kadar bildiğin ya da neye sahip olduğunun önemi yok, yurtdışında okumuşsun. Nerede ne kadar çalıştığının da önemi yok, orada yaşarken dönüp anayurdunda iş yapmaya koyulmuşsun. Sanatı bana senden daha iyi tarif edecek bulunur mu? Bu mağribi ülkesinde senden iyi mal mı bulunur? Ettiğini keramet saymazsam kendi duruşuma, fildişi yalnızlığıma, tüm entelektüel dokularıma ihanet etmiş olurum. Gel ne olursan ol yine de gel.
 
7: Reytingin olacak: Sosyetemiz bir süredir, televizyonla taçlanan popülerliğin, aktüelliğin gücünün farkında. Eğer reytingin varsa seni ödül törenlerinin, katkıda bulunduğun eserlerin, dergilerdeki tam sayfa ropörtajların vb. nin baş kişisi yapabilirim. Sana yönelen kameralardan ben de nasibimi alıyorsam kime ne?
 
8: Çekici olacaksın: Yukarıdaki ölçülerin hiçbirine uymuyorsan senin için joker olarak kullanabileceğim bir madde bu. Güzel ve yakışıklıysan sanatın ölçülerini senin için sonuna kadar esnetebilirim. Yalnız çekici olmaktaki ölçüleri iyi anlamalısın; bu çekicilik orta yaş kadınlarının ve erkeklerinin alımlayacağı türden olmalı, yani genç bir kızsan ağabeylerinin lolita düşlerini karşılayabilecek saflık, dişilik ve silik bir haleti ruhiye içinde olmalı, indirgendiğin yerde akıllı laflar edip entelektüel ablalarının(!) rekabet içgüdülerini azdırmamalısın. Genç bir erkeksen çekiciliğini ablaların ve ağabeylerin için oidipal karmaşanın izdüşümünde yapılandırmalısın. Yani ablaların için koruma-sevişme-ambivalans üçgeninde bir nevi James Dean figürü, ağabeylerin için kendileriyle özdeşleşim kurgulayabilecekleri ve her an iğdiş edebilecekleri görece bir androjen kimliği giyinmelisin.
 
Gençlik artık uzağında bir erkeksen hemcinslerinden sana fayda yok, orta ve geçkin yaşlı hanımların gizil saçından sürünme düşleri için maskülenliğe olabildiğince yüklenmeli, ses tonunu, jestlerini Dördüncü Murat' ın gürzünü kaldırabilecek imgeye ulaştırmalı bu arada bir salon erkeği olmanın, protokol bilmenin tezat bilgeliğini de maarif olmalısın.
 
9:Kişisel nedenler: Aramızdan nüfuslu olanlarla girilen ilişkiler, yakıni olma durumu, platonik hayranlıklar, aynı yayın organlarına, aynı kurumlara ya da ekonomik tabanlı birlikteliklere, aynı sosyal derneklere üye olma durumu, günün şartlarına göre avantajlar sağlamakla beraber, günün ne getireceği önceden bilinemediğinden sanatçıların yukarıdaki maddelerden birine uyum sağlayıp kariyerlerini uzun vadede teminat altına almaları evladır.
 
Yukarıdaki maddelere eğlenerek başladığımı ama yazdıkça içimin acıdığını itiraf etmeliyim, bu maddelerin eksiği vardır belki ama fazlası yok, yirmi küsur yıldır çıktığım sahnenin çevresi ne acı ki bunlarla çevrili. Böyle olmayanlar da var, gerçek sanat dostları, gerçek aydınlar... Ama ne kadar azlar. İster ciddiye alın, ister almayın, ister görmezden gelin, ister küçümseyip işinize bakın, çevrenizde konuşlanan insan malzemesinin etkili çoğunluğunun iskeleti böyle. Bunların sizi ya da yaptığınız işin niteliğini belirlemeye güçleri yetmiyor elbette, ama hep derler ya tiyatro su üstüne yazı yazmak, performanslarımız, alın terimiz, eğrimiz doğrumuz siliniyor, yazı kalıyor sadece. “Hafıza-i beşer nisyan ile malüldür” ya, yapıtlarımızı sorumsuzca kalem sallayan cahil cüheylanın, art niyetli bezirganların cümlelerine teslim etmek, büyük haksızlık. Bana yöneltilen eleştirilere cevap verme tenezzülüm bu yüzden.
 
Her şeyden önce, Keşanlı Ali Destanı iyi kotarılmış bir oyundur. Burada her gece dakikalarca bizi bravolar ıslıklarla alkışlayan seyircinin beğenisini ölçü olarak önüme koyup, sıraları dolduran kalabalığın sayısını baz alıp beğenime kanıt teşkil ettirmeyeceğim elbette. Söylediğim büyük bir ölçü ve tiyatro seyirci için yapılır ama bir oyunun başarısını sanatın ve estetiğin göstergelerinden soyut ele almak, bizi popülist bir algının eteklerine yapıştırır ki oyunumuzun yada yorumumun buradan desteklenmeye ihtiyacı yoktur.
 
Eleştirilerde yanıtları dilimde olan ama yönetmenin alanına giren pek çok unsura değinmeyeceğim. Umarım Yücel Erten bunu kendi yapacaktır, yapması gerekir.
 
Hiçbir yapıt mükemmel değildir, insan eliyle yaratılmış her şey gibi, mutlaka ki Keşanlı Ali Destanı’nda atlanmış, sunumu kıvamında olmayan ya da her sanat yapıtında olabileceği gibi seyirciye değmeyen, dokunmayan unsurlar bulunabilir. Ne var ki üç saati aşkın bir gösteride, dansçılardan birinin giydiği çorabı beğenmemek, art niyettir. Ya da “nerede Keşanlı’nın morgol gömleği” diye sormak, üstelik morgol (Mongol) gömlek üzerimdeyken. Kaşta bıçak yaram, yüzde Halep çıbanım yoktu, hafif Şehla da bakmıyordum. Şarkıda bunlar da söyleniyor, yoksa seyircimizi de Sinekli’nin inandığı gibi Ali’nin bir yarı-tanrı kahraman olduğuna inandırmamız mı gerekiyordu?
 
“Kalçasını geri atarak Zilha’yı kandırma çabasına girmesi, Keşanlı karakterine hiç mi hiç yakışmıyor.”
 
Demiş Üstün Akmen. Söylesenize “karaktere yakışmak” ne demek? Üstün Akmen’in kafasındaki Ali benim yarattığım Ali’ den farklı olabilir, kafasındakine yakışmayabilir elbette, ama bir eleştirmenin kendi kafasındaki imgeyi oyuncuya ve dahi seyirciye dayatabilmeye hakkı var mıdır? Bir yapıt böyle mi değerlendirilir? Benim kalçamla özellikle vurguladığım bir şey de yok ayrıca, Ali’nin destanı sürdürme gayreti içinde, üzerinde ruhuna eğreti duracak sakil kabadayı-maço erkek jestlerini zaman zaman yineletiyorum. Çünkü o oyunun finalinde kondularını yanmaktan korumak için gerçekten kahraman olmayı seçer, ölüme gider. O an dışındaki bütün kabarmaları gülünç ve dolayısıyla acıklıdır. Eğleniyorum Ali’ nin bu durumuyla. Aslında hepimizin durumuyla, hepimizin içine doğduğu “erkek” olma durumuyla. Bu jest sırasında kalçası geriye gitmişmiş.Ee, gider gider… Benim Ali’ min çocukluğunda geçirdiği kalça çıkığı dışında, kalçasıyla bir sorunu yok, benim de yok vallahi ne fiziksel, ne imgesel olarak...
 
Her şeyden önce bir eleştirmenin nesnel olduğunun en önemli ölçütü yapıtın metniyle kurduğu analitik ilişkidir, Sayın Akmen tırnak işaretleri içinde H.Taner’in yazmadığı replikler yumurtluyor;
 
"Bu toplumda sessiz, sakin, efendi olursan her zaman dayak yer, ezilirsin. Ama terbiyesiz, güçlü, zalim, ne dediğini bilmeyen biri olursan, o zaman saygı görürsün". 
 
Oyunun neresinde geçiyor bu replikler? Eleştiri sorumluluk işidir ve eleştirilen kişi eleştirenin hiç olmazsa oyunu okumasını bekler.
 
Zeynep Aksoy’un Birgün gazetesinde çıkan şu eleştirisine bakın:
 
“…Cinayet işlediği varsayılarak girdiği hapisten afla çıkan mahalle kabadayısı Keşanlı Ali'nin dönmesi ve muhtarlığa adaylığını koymasıyla yaşananlara odaklanan ve 1950'li yıllar göç furyası Türkiyesi'nin köyden kente göçmüş küçük insanlarının bir panoramasını sunmayı hedefleyen müzikli oyun, öncelikle geleneksel Türk ortaoyunundan ödünç alınıp üzerlerinde oynanmış klişe karakterleri, diyalogdan çok uzun monologları, düetler, triolar veya quartetler yerine tek kişilik şarkıları ve tek sesli koroları, ortalamanın altında müziği (Yalçın Tura), bayat esprileri, bir çoğu oyunun aksiyonunda çok da gerekli olmayan kalabalık kadrosu, vermeye çalıştığı dersi insanın gözüne sokarak seyirciyi biraz aptal yerine koyan didaktik duruşuyla ne iyi bir oyun sayılabilir, ne de iyi bir müzikal. Üstelik yazıldığı dönemle (çok partili sisteme geçiş, henüz yeni göç olgusuyla farklı bölgelerin köylülerinin aynı gecekondu mahallesinde yaşayabilmeleri) çok özdeşleştiğinden günümüz için biraz da demode…”
 
Türk tiyatrosunda klasik olarak kabul görmüş bir oyun metnine bu yapılır mı? Sayın Zeynep Aksoy düşüncelerini bir tez haline getirebilir ve biz de ilgiyle okuruz ama bu ne ucuz karalama.Yılların örsüne dayanıp üzerine yazıla çizile bu güne gelmiş, okullarda ders olarak okutulan bir metin ve yazarı saygıyı hak etmiyorsa varın siz ne beklersiniz bir eleştirmenin kimliğinden.
 
Saygı demişken; Sayın Seçkin Selvi de eleştirmiş oyunumuzu.
 
Geçtiğimiz sezon Danton’un Ölümü galasının perde arasında Sayın Selvi’nin “ben almiim alana da mani olmiyiim” cümlesiyle başlayan, yapımı küçük düşürücü minik şovunu, olaya tanıklık eden dostlarımız bize aktarmışlardı. Sayın Selvi eleştirmenlik görevini sigara arasında layıkıyla yerine getirmiş olduğunu düşünmüş olacak ki perde arasında oyunu terk etmiş, neyseki yarısını seyrettiği oyun için eleştiri kaleme almamıştı. Velev ki oyun bir fecaatti, biz oyuncular bize saygı gösterilmemesine alışığız ama 100. yılına yaklaşan bir kurumun bir yapımı ve dahi 70 küsur yaşına gelmiş dünyaca tanınan yönetmeni, işi tiyatro izlemek olan eleştirmenlerden biraz saygı görmeyi hak etmiyor muydu? Neyse bu ayrı bir konu.
 
Sayın Selvi’nin Keşanlı ali Destanı’ nı seyrettiği sırada Yücel Erten de salondaydı ve ikinci perdeye kalmadığını söyledi. Şaşırdık. Yapmadığı şey değildi, olabilirdi. Ama eleştiri yazısı çıkınca bunun mümkün olamayacağına inandım, yarısını seyrettiği oyun hakkında yazı yazmak aklımın alabileceği şey olmadığından, Yücel Erten’in yanılmış olduğuna inanıyor ve buradan cevap veriyorum;
 
“… Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu’nun Keşanlı’ sı ve Şehir Tiyatrosundaki ilk sahnelenişi olmak üzere oyunun 42 yıl içindeki çeşitli profesyonel ve amatör gösterimlerini izlemiş bir seyirci olarak, bu yeni versiyonu çok doyurucu bulmadım…”
 
Demiş Seçkin Selvi, O yaşta bir eleştirmenden daha azını beklemek zaten imkansız ama illaki 42 yılın altını çizmiş. Belki de bütün salonun ayakta alkışladığı bir yapımı “doyurucu” bulmadığı için küçük bir vicdani rahatsızlık yaşamıştır. Ama ne gam, madem kendinden ve düşüncelerinden emin…
 
“… ‘ Keşanlı Ali’, Anadolu Ateşi, Sultans of the Dance gibi tanıtım amaçlı, turistik bir yapım değil bir oyun olduğu için halk danslarına gereksiz ağırlıkta yer verilmesini yadırgadım…”
 
Öncelikle Anadolu Ateşi ve Sultans of the Dance aynı oyundur, hukuki gerekçeyle isim değiştirmiştir, söyleyeceği söze birden fazla nesnel örnek bulabilmek için okuyucuyu yanıltmamalı. Kaldı ki bir tiyatro eleştirmeni olarak bu yapımın “tanıtım amaçlı, turistik” bir yapım olduğu hakkında bir yargıya nereden vardığını, bilmek isterdik. Oyunumuza gelince halk dansları oyunda sadece “Büyük Şenlik ve Dans” kısmında kullanılıyor, Sayın Yalçın Tura’ nın şenlik atmosferini sağlayabilmek için neredeyse Türkiye’deki tüm etnik yörelerin müziğini kullanarak yaptığı kolajı ve hetorojen yapıyı ifade edebilmek için Sururi/Cezzar yapımından, Şehir Tiyatroları’ndaki ilk versiyonuna ve bizim oyunumuza bu yapı tekrar edilmiştir ve fazlası yoktur. O zaman “turistik” itirazını diğer yapımlar için hatta belki oyun metni için de kullanmalı.
 
“…Keşanlı Ali’nin Trakya ağzıyla, üstelik abartılı bir taklit biçimsizliğinde konuşmasına ne gerek vardı? Seyirciye bir bakıma sevimli gelmesi gereken Ali, Engin Alkan’ın yorumunda, yalnızca şive açısından değil, hareketleriyle de komiklik yapmak adına gülünç oluyor…”
 
Öncelikle komiklik olsun diye şiveyle konuşmak bir önyargıdır. Benim oyunun herhangi bir yerinde,oyunun replikleri dışında, şivelerin konuşmayı gülünçleştiren trüklerini kullandığımı iddia edeceklerse o başka, ama öyleyse elbette kanıtlamasını isterim. Ya da Keşanlı Ali’ nin niye sadece Ali değil de Keşanlı Ali olarak yazıldığını yazar açısından bir düşünmesini öneririm. Yazar Altındağ’ın Kürt Cemali’sinden yola çıkarak bir oyun yazıyor ancak kendi özgün kurgusunun farkını iyice ortaya koyabilmek için karakteri “Keşanlı” olarak Kürtlük meselelerinden ve Cemali’ den iyice uzaklaştırmayı düşünüyor olabilir mi? Eğer bu ihtimal dahilindeyse “Keşanlı” olarak betimlenmiş bir karakterin “Keşan ağzı”yla konuşması, komiklik değil, yazarın metnine hizmet eden bir unsurdur.
 
Yok yazar, tıpkı ortaoyunu tiplemelerinde olduğu gibi tiplemelerin lakaplarla belirtilmesi gibi bir yol seçtiyse ( Çakal Rüstem, Teke Kazım, İzmarit Nuri, Beşvakit Niyazi vb. gibi) Sayın Taner’in yerel motiflerle üsluplaştırmaya çalıştığı epik biçemi açısından Ali’nin bir tipleme olarak Keşanlı (Trakyalı) olduğunun vurgulanması gerekmez mi?
 
Yani her iki durumda da Keşanlı Ali’nin Keşan ağzıyla konuşmasına 'ne gerek vardı' sorusu ne kadar gereksiz bir soru oluyor.
 
"abartılı bir taklit biçimsizliği” diyor Sayın Selvi, taklit biçimi demeye dili varmamış, “taklit biçimsizliği”… okuyucu iyi bir şey söylediğini sanıp yanlış anlamasın diye herhalde. Ben sahnede konuştuğum yerel ağzı bağırsaktan atmadım Sayın Selvi, oturup çalıştım, ama siz öyle yapıyorsunuz. Keşan ağzının nasıl konuşulduğu hakkında fikriniz varsa tartışalım, Keşanlı değilim, kulağıma sonradan doldurdum ve öğreneceğim her püf noktası ömür boyu işime yarar. Fakat nedir sizi bu kadar rahatsız eden? Ali’ nin sevimli gelmesi gerek diyorsunuz, emin misiniz? Soruyorum, beğeninize bir ölçüt oluşturması için, hangisinin sevimli gelmesi gerek Ali’nin mi, Engin Alkan’ın mı?
 
Yıl 1930… 76 yıl önce… Buyurun okuyun Muhsin Ertuğrul’un derdini.
 
UZMANLIK İŞİ
 
1- Deri, mezbahadan çıkar, fakat kundura orada yapılmaz; kumaş fabrikada dokunur, fakat elbise orada dikilmez; orman mütehassısı ağacı yetiştirir fakat mobilya yapmaz; maden işçisi gümüşü topraktan çıkarır fakat savaşçılıktan anlamaz, balıkçı levreği tutar fakat mayonezi beceremez, hele her kalem tutan her yazı yazan tiyatrodan, oyundan hiç anlamaz. Bu bir uzmanlık işidir.
 
2- Bu bir meslektir, bu bir sanat işidir, bu güzel sanatlar içinde en güçlü dallardan biridir, derin inceleme ister. Tiyatroya, başlı başına bir hayat verilse bile, ciltlerle kitap okunsa bile, diyar diyar tiyatrolar gezilse bile, gene ucu bucağı bulunmayan bir sanat koludur. Böyleyken, hiçbir meslekte dikiş tutturamayanlar, bir takım sütun karalamacıları, bu alanı boş bulmuşlar, çalakalem yürüyorlar. Onlara artık höst demek lazım.
 
Höst… diyorum. Artık o çomaksız oynadığınız alanın etrafını bilimin, sanatın dikenli telleriyle ördük, artık içeriye başı boş girmek yasak. Yalnız sanat bilgisi bilgimizden, sanat görgüsü görgümüzden, sanat sevgisi sevgimizden fazla olanlara kapımız ve kalbimiz ardına kadar açık!
 
3- Fakat sakın araya eskisi gibi türediler girmeye kalkmasın. Burası yirmi yılımızı yıprattığımız, her türlü yokluk içinde göz nurumuzu, alın terimizi döktüğümüz, ömrümüzü törpülediğimiz bir alandır, burada asalakların, yaygaracıların yeri yok! Tiyatromuzun sahnesi sanatçıların, salonu halkındır, ikisi arasındaki bezirganların, yazı komisyoncularının, ipini pazara çıkaracağız!
 
4- Sanat dostu olmak bir meziyettir ve biz, bize seslenirken sanat düşüncesinden başka kaygısı olmayanlara taparız. Onların en acı uyarılarını iyiliğimizi isteyen bir koruyucunun candan öğütleri gibi derhal yerine getirmeye çalışırız, çünkü sanatın ilerlemesi bizim ilerlememiz, memleket kültürünün adımı demektir. Biz, kendilerini, kanatlarını yakmaya mahkum eden pervaneler gibi, hayatımızı seve seve, sanat sevgisi için sahnenin ateşi, sahnenin alevi üstüne kurban vermiş kimseleriz. Sanatla sahnenin yükselmesi, herkesten önce bizim isteğimizdir ve biz bunun gerçekleşmesi için yapabildiğimiz kadarını yapıyoruz. Yazılarının arkasında gizli düşünce taşımadan bize yardım etmek isteyenlere bilgisiyle, görgüsüyle yardıma gelenlere teşekkür eder, ölünceye kadar minnetlerini taşırız.
 
5- Fakat dillerinde yalan, yüzlerinde maske, arkalarında kişisel çıkar, kasasında maymuncuğu ile kapımıza yaklaşmak isteyenlerin vay haline! Öylelerin bileklerinden kıskıvrak yakalamak, dillerindeki yalanı, yüzlerindeki maskeyi, ellerindeki her kapıya uydurmak istedikleri anahtarı teşhir etmek borcumuz. Bunu bize kutsal kitabımız olan, sanat sevgisi buyuruyor ve biz bunu yapmaya and içtik. Veyl sahte bilgiçlere, sanat türedilerine!
 
MUHSİN ERTUĞRUL
Darülbedayi Dergisi,sayı:2, 1 Mart 1930


 

Engin Alkan

Tiyatronline.com


Yazarın Tüm Yazıları


Paylaş      
Yorumlar

Bu Oyun Hakkındaki Görüşlerinizi Paylaşın !

İsim
Mail  (Yayınlanmayacak)
Yorum
Güvenlik Kodu= 5
Lütfen bu kodu yandaki kutuya yazınız
 

    Son Eklenen Yazılar     En Çok Okunan Güncel Yazılar
Ankara Devlet Tiyatrosu 70. Yıl ve 'Lüküs Hayat'
Atam Siz Rahat Uyuyun Gençleriniz Size Layık - Yıllar Sonra 'Satıcı'nın Ölümü' - Bir Büyük Sanatçı Argun Kınal'a Veda
    Tüm Tiyatro Yazıları

    Bu Tarihte Yayınlanan Diğer Yazılar
    Bu yazının yayınlandığı tarihte gündemdeki diğer yazılar aşağıda listelenmiştir...

  • Şah'ı Kim Tayin Etti... (Engin Alkan) - 1/3/2007
  • AYŞEN'İME (Hilal ÇELENK ) - 1/2/2007
  • Engin Alkan Beni Mat Edebilir Mi? (Üstün Akmen) - 1/2/2007
  • Tersine Dünya (Tuncer Cücenoğlu) - 1/2/2007
  • Geçmişine saygılı bir adamın yeni yıl ve bayram yazısı (Üstün Akmen) - 1/2/2007
  • Tiyatro Terimleri (Yolgecenhani.net) - 5/19/2007
  • Tiyatroda Reji ve Dramaturgi Kavramı (Yolgecenhani.net) - 12/29/2006
  • Akimlarla Gelisen Oyunculuklar (Yolgecenhani.net) - 12/29/2006
  • Tiyatro Yönetmeninin Doğuşu (Yolgecenhani.net) - 12/29/2006
  • SÖYLE SEYİRCİ, NEREDESİN?… (Şekip Taşpınar) - 12/29/2006
  • BEĞENİNİN ÖLÇÜTÜ... (Engin Alkan ) - 12/29/2006
  • Barut Fıçısı - Trabzon Şehir Tiyatroları (Fatma Babuşçu) - 12/29/2006
  • ARTHUR ASHER MİLLER (17 EKİM, 1915 ? 10 ŞUBAT, 2005) (Tiyatronline.com) - 12/29/2006
  • Sırtını Metne Yaslayan Bir Reji: Oyunlarla Yaşayanlar (tiyatro.blogcu.com) - 12/26/2006
  • Kıyamet Suları - Eskişehir Belediye Tiyatrosu (tiyatro.blogcu.com) - 12/26/2006
  • Jeanne d'Arc'ın Öteki Ölümü (tiyatro.blogcu.com) - 12/26/2006
  • Atinalı Timon (Üstün Akmen) - 12/26/2006
  • Seyyar Sahne (-) - 4/22/2007
  • III.Riçırd Faciası (Tiyatrotem) - 12/21/2006
  • Özdemir Nutku (Zeynep BAYRAKTUTAN ) - 12/21/2006
  • İyi Geceler Anne (Tuncer CÜCENOĞLU) - 12/21/2006
  • Dönme Dolap... (Tamer Barış ÜLGER) - 12/21/2006
  • OTHELLO (Herkesetiyatro.com) - 12/20/2006
  • HAMLET (5) (Herkesetiyatro.com) - 12/20/2006
  • HAMLET (6) (Herkesetiyatro.com) - 12/20/2006
  • OYUNCU (Herkesetiyatro.com) - 12/20/2006
  • EDMUND (Herkesetiyatro.com) - 12/20/2006
  • ZERBINETTE (Herkesetiyatro.com) - 12/20/2006
  • PROCTOR (Herkesetiyatro.com) - 12/20/2006
  • BEDİRHAN AĞA - TAZİYE (Herkesetiyatro.com) - 12/20/2006
  • BIFF (Herkesetiyatro.com) - 12/20/2006
  • KAHVECİ (-) - 4/22/2007
  • JULIET (-) - 4/22/2007
  • ATOSSA (-) - 4/22/2007
  • JAN DARK (-) - 4/22/2007
  • ANA (-) - 4/22/2007
  • Ful Yaprakları (-) - 4/22/2007
  • Godot'yu Beklerken (-) - 4/22/2007
  • Vanya Dayı (-) - 4/22/2007
  • Cesaret Ana ve Çocukları (-) - 4/22/2007
  • Bir Evlenme (-) - 4/22/2007


  • Tiyatro Kursu Başlıyor!
    17 Şubat'tan itibaren her PAZARTESİ Kadıköy'de!
    Çalışanlara yönelik hobi sınıfı!



    Duyuru Panosu!



    Son Eklenen Tiyatro Oyunları

         Güncel Yazılar

    Yazar olmak ister misiniz?
    Yazar olarak tiyatrodunyasi.com ailesine katılmak, yazılarınızı yüzbinlerce tiyatroseverle paylaşmak isterseniz tiyatrodunyasi@tiyatrodunyasi.com adresine mail gönderebilirsiniz...

    Mail Listemize Üye Olun

         Güncel Haberler
    Hangisi Karısı, 5. Sezonunda!
    Istanbul Fringe Festival - Uluslararası Performans Sanatları Festivali (18-22 Eylül 2019)

    Tiyatro Dünyası'nı takip Edin
     
     |