| Tiyatro Kursu  | Şirket Tiyatrosu
Tiyatro Dünyası
Tiyatro Dünyası Bu Sahnede...
 
Ana Sayfa  |  Hakkımızda  |  Yazılar  |  Haberler  |  Yazarlar  |  Tiyatro Oyunları  |  Tiyatro Grupları  |  Sanatçılar  |  Kaynak  |  Duyuru Panosu  |
Absürd Tiyatroda Koza ve Gidip-Gelmek
Tuğçe Kanbur




20. yüzyılı diğer çağlardan ayıran en önemli özellik tam bir geçiş dönemi olmasıdır. Kimi ülkelerde hala süren ortaçağ inançları, 18. Yüzyıldan gelen koyu milliyetçilik düşüncesi, gelişen teknolojiyle ilk nükleer merkezin kurulması, ilk hidrojen bombasının patlayışı, 19. yüzyılda tanıştığımız Marksist söylemle değişen ya da örtbas edilen “emperyalizm” kıskacı ve dünya savaşları, psikanalist çözümlemelerle açıklanan Freudo-Marksizm (toplumdaki sürü-psikolojisi kavramı), Darwin’in ‘evrim teorisi’yle değişen ve sekteye uğrayan inanç sistemi …Dinsel açıdan çöküş, İkinci Dünya Savaşı’na kadar maskelendi fakat 2 milyon insanın ölümüyle sonuçlanan savaş bittiğinde her şey sarsılmıştı. “1942’lerde Albert Camus, yaşam artık anlamını yitirdiğine göre, insan kaçışı neden intiharda aramasın diye sakin sakin soruyordu:

Uslanlama yoluyla açıklanabilen bir dünya, ne denli kusurlu olursa olsun, bildik bir dünyadır. Ancak birdenbire görüntülerden ve ışıktan yoksun kalan evrende insan bir yabancı olduğunu duyumsar. O, umarsız bir sürgündür, çünkü kendisine söz verilen ülke umudunu taşımadığı gibi, yitik bir yurdun anılarından da yoksundur. İnsan ve yaşamı, oyuncu ve sahne arasındaki bu ayrılık gerçekte absürdlük duygusunu oluşturur.”(Esslin, 24-25)

Adalet Ağaoğlu’nun “Kozalar”ı ve Beckett’in “Gidiş-Geliş” adlı absürd oyun metinlerindeki analojiyi ve o “ışıktan yoksun bırakılan” evrenin insanda yarattığı yansımayı tema, motif ve imgelerle açıklamaya çalışalım.

Absürd Tiyatro
Savaş ve politik gelişmelerin, Darwinist yöntemlerin de etkisiyle, bilim ve politikadan kazandığı edinimler doğrultusunda gelişen absürd tiyatro, insanlığın düştüğü durumun anlamsızlığını ve akılcı yaklaşımını, akılcı düşüncenin terk edilmesiyle açıklamaya çalışır. Ne politik söylemler yeterlidir artık ne de bilimsel açılımlar insanı refaha ulaştırır. İnsan, ona verilen her şeyi, teknolojiyi, bilgiyi ve “insanlığı” kötüye kullanmış ve birbirini öldürmüştür. Absürd tiyatronun derdi “insanlığın absürdlüğü konusunda tartışmak değil”(Esslin, 26) sadece onu trajikomik bir biçime sokup göstermektir. Aksine, savaşın yıkıcı tasvirini birebir yansıtmak yerine, “bol bol entelektüel salya akıtma sürecini” bir kenara bırakıp seyirciye bildiklerini değil bilmediklerini anlatır: Beckett’e Godot’yu Beklerken oyunundaki Godot ile ilgili ne anlatmak istediği sorulduğunda “Bilseydim, söylerdim” yanıtını vermiştir. Bu nedenle absürd metinlerde, belirgin sözcüklerle ne demek istediklerinin anahtarını bulma çabası, natüralist ya da doğalcı metin türlerinde olduğunun aksine sonuçsuz kalır. Bu nedenle Martin Esslin’in de dediği gibi absürd ögenin bu yönü yazarın başlangıçtaki amaçlarını aşarak, metnin kendini daha çok zengin, daha karmaşık bir sürü ek yorumlara açık tutmada etkilidir.

Absürd Temalarla “Kozalar” ve “Gidiş-Geliş”

Dil

Dil ögesi iki oyunda da etkili bir kavramdır. “Kozalar”daki uzun ve sıkıcı “gün” konuşmaları, “Gidiş-Geliş”teki kısa, ama samimiyetsiz içerikle benzerlik göstermektedir ve “dil artık iletişim kurmaya değil, insanlar arasındaki ilişkisizliği maskelemeye hizmet etmektedir.”(Güllü, 4). Güllü’nün de dediği gibi insanlar artık çoktan klişeleşmiş selamlaşma biçimlerini, sohbet konularını kullanarak aralarında asla var olmayan iletişimi varmış gibi göstermeye çalışır. Ağaoğlu ve Beckett bu gerçeği, dil sayesinde ilgisiz bağlamlarla kullanarak kanıtlarlar. İki oyunda da karşılaştıkları an görülmez, 1. Kadın, arkadaşlarını eve çoktan “buyur edip” oturmuşlardır; Ru, Flo ve Vi de bankta otururlarken oyun başlar. Nereden ve nasıl geldikleri belli değildir. Savaşların olduğu, her an televizyonlardan canlı yayın yapılıp ölü sayısının bildirildiği 70 Türkiye’sinde üç kadın, günlük dil kalıplarıyla yemek tarifi, erkekler, çocuklar, pratik mutfak bilgileri ve yemek takımları hakkında süresiz bir sohbete başlarlar. “Gidiş-Geliş”teki üç kadın da birbirleri hakkında üstü kapalı dedikodu yaparlar. Dilin basmakalıp ve sıradan kullanılması şaşırtıcı derecede metnin geneline yayılmıştır:

Flo- Eski günlerde konuşamaz mıyız?
(sessizlik)
Flo- Daha sonra olanlardan?(sessizlik)
Ru- Eskiden olduğu gibi elele mi tutuşsak… (Beckett, 2)

1.Kadın – Bir evde bir kanarya şart. Kanaryasız bir ev tokmaksız davula benzer.
2.Kadın – sizinki de pek güzel ötüyor
3.Kadın – erkek de ondan herhalde erkeği böyle iyi ötermiş.
2.Kadın – Bizimki kuş sevmez. Çiçek sever…(Ağaoğlu, 34)

Günlük Hayatın Anlamsızlığı, Boşa Harcanmış Hayatlar (Güllü, 3) ve Kadın İmgesinin Metinlerde Yansıması
Absürdcülere göre modern insan, ruhsal dengesi bozulmuş hafif şizofren bir dünyada yaşar. Bu nedenledir ki “bu parçalanmış yapı içerisinde farklı ve çelişkili değerler bir arada var olabilmekte, insanlar farklı alanlarda farklı kitleleri örgütlemektedir: Geleneksel ahlak paylaşmayı öğütler; iş bireyciliği, rekabeti, en iyi olabilmek için diğerlerini ezmeyi”… insanların birbirlerini katlettiği savaşlar sırasında “un biti” yüzünden dehşete kapılmaları ve korkuları bu tür bir anlamsızlığa örnektir. Bu anlamsızlık “Gidiş-Geliş” teki üç kadının da aynı şekilde boş konuşmalarında, metni bir yere vardırmayan sonuçsuz sözlerinde ve uzun sessizliklerde görülür. Genelde absürd tiyatronun karakteristik özelliklerinden olan “öyküsüzlük” oyuna hakimdir, aksiyon yoktur, karakter değişimi çok görülmez. Beckett’in kendi de dediği gibi “ne kadar değişir, o kadar aynı kalır”(“plus ça change, plus c’est la meme chose”)(Beckett,41). Boşa geçirilen hayat ve aksiyonsuzluk bu şekilde örneklenebilir.

II. KADIN : Ben içme suyumuzu ezelden beri kaynatırım.
I. KADIN : Kaynamış su iyidir. Kireci gider. Kireç çünkü, mideye oturan bir şey. Su kaynattığınız çaydanlığa baksanıza...
II. KADIN : Ya, yaa... Kaynatmasak çaydanlığın içini saran o taş gibi şey midemizi saracak. Sara sara, sara sara daralır mide. Daralınca hiçbir şey almaz olur içine...
III. KADIN : Hadi çaydanlığı kazırsın. Mideyi nasıl kazırsın, söylemesi ayıp? (Kıkırdar.)
II. KADIN : (IH. 'ye.) Sen çaydanlığını nasıl temizlersin? Ben sirkeyle kaynatırım. Hemen kopup çıkar kireç taşları.
I. KADIN : (Kanaryanın suyunu değiştirip yerine dönerken.) Onun için arada bir kaynamış sirke içeriz biz bizimkiyle. Çocuklara da içiririz.
III. KADIN : İyi akıl. Biz de içelim bizimkiyle... (Gergin hava yeniden dağılmıştır.) (Ağaoğlu, 39)

Tip
Kadın imgesinin de bu tür bir absürdlük ve boşa harcanmış hayatlar imajı içinde tipik ev kadını olarak betimlenmesi şaşırtıcı değildir. “Kozalar”daki kadınlarımız çaydanlık ve kireç üzerinde ölümcül tartışmalar yapmaları(39) ve birbirleriyle içten içe bir psikolojik savaş içinde olmaları, sanki Vi, Ru ve Flo’nun gergin sessizliklerinin arasına kondurulsa uygun kaçabilecek atışmalardır. Burada da üç kadın eskiden beri yaptıkları gibi Bayan Wade’in bahçesinde otururlar ve kendileri hakkında konuşacak pek de bir şeyleri yoktur. Ancak dedikodu kültürü iki oyunda da oldukça karakteristik özelliklerdendir. Kadının toplumsal yaşamdaki çok-ve-boş laf ve basit ev işleri alanlarındaki sınırlandırmışlığı iki oyunda da rahatça görülür. Kozalar’daki 1. Kadın hamiledir,titizdir, ki kadından beklentinin en temeli; “Gidiş-Geliş”teki kadınların tek ortak noktası olan yüzük motifi de kadının sosyal yaşamdaki soyut rolünü somutlaştıran metin aksesuarlarıdır. Ayrıca oyunun başlangıç cümlesi “Üçümüz en son ne zaman görüşmüştük?”(Beckett, 1) sorusu, bize Macbeth’in cadılarını hatırlatır(Shakespear,25). Cadı tipi de bu sınırlandırılmışlığa ve kadına yönelik ironik etikete hitap eder.

Her iki oyunda da karakterden çok tiplerin olması da yine absürd bir öge olarak düşünülebilir. Kozalar oyununda kadın, seksi, aptal ve titiz olarak keskin çizgilerle ayrılırken “Gidiş-Geliş”te de renkleri dışında aynı kostüm ve çiçekli soluk renkli şapkalarla kadın tipleştirilir. İsimlerinin İngilizcede “flower”ı anımsatması da (Flo-Vi-Ru) kadının gizli sıkıştırılmışlığını ve toplumsal rolündeki karanlığını simgeler. Diğer arkadaşlarıyla ilgili dedikodu yapıp “Tanrı esirgesin!” diyerek işin içinden sıyrılmaları(Beckett,2), dışarıda olan bitenle ilgili “insanlar birbirlerini yiyormuş, yemesinler! Biz mi ‘yiyin birbirinizi’ diyoruz”(Ağaoğlu, 52) şeklindeki yorumları da sadece kadın olarak değil insan olarak toplumun vurdumduymazlığını anlatan sosyal içerikli söylemlerdir.

İnsanlararası İlişkilerde Yaşanan Uyumsuzluk
Yine kadınlararası dayanışma denilen içi çoğu zaman boş bırakılan kavramı, iki oyun da incelemiştir. “Elele tutuşmak!”(Beckett, 2) cümlesindeki gizli samimiyetsizlik, “kozalar”ımızın da birbirlerinin kanaryasına, kürküne ve ördüğü yeleğe övgüleri ama evin kapısını çalan katillerin korkusuyla tek başına kalmamak için çay fincanını “yanlışlıkla” kırması(Ağaoğlu, 5) toplumun genelinde bilinen kadının yoz ideolojisinin örneklerindendir.

Güllü, kitabında “toplumsal yaşamda kendine bir yer bulamayan bireyi acaba tek tek bireylerle girdiği ilişkiler kurtarabilir mi?” diye sorar(52). Absürdcülerin bu soruya yanıtı olumsuzdur yazara göre. Günlük hayatın çarpık yapısı içinde sahte kimlikler ve alışılmış sorumluluklar yıkılmalıdır, sahte kimliklere karşı bu tepkili ironi kadınların oyunlarda tipleştirilmesinde örneklenebilir.

Flo -Ru…
Ru -Evet…
Flo- Vi hakkında ne düşünüyorsun
Ru- Çok az değişmiş buldum.
Flo- Farketmemiş midir?
Ru- Tanrı göstermesin! (Beckett, 2)

2. Kadın – Nasıl laf attı gördün mü
3. Kadın – (bu kez zorla güler) Görgüsüzlüğüne ver.
2. Kadın – (ağlar) Gücüme gitti…
3. Kadın – Üzüldüğünü gösterme. Üzüldüğünü görürse sevinir.
2. Kadın – hemen arsa aldığını sıkıştırdı araya duydun mu ?
3. Kadın – Övünmek gibi olmasın biz ne arsalar gördük…Onun asıl benim kürkümde gözü var söylemesi ayıp…(Ağaoğlu, 47)

Karanlık Motifi ve Sessizlik
Karanlık motifi de bu türden yozlaşmanın her iki oyunda da görüldüğü bir örnektir. Kadınların samimiyetsiz ilişkisi, çevrelerinden soyutlanmış yaşamları, dinin bilim tarafından aldığı darbeyle hem dinde hem de bilimde ikinci sırada olmalarının verdiği “işe yaramazlık hissi”, domestik ev hayatı ile sosyal yaşam arasında asılı kalma gibi belirsizlikleri ve arada kalmışlıkları; “Gidiş-Geliş”te sahneyi kaplayan karanlık, “Kozalar”da da ilk sahnede evin loş olması(ve yine bundan dolayı ev sahibi 1. Kadın hakkında yaptıkları dedikodular) gibi sahnelerle anlatılır. “Gidiş-Geliş”te on altı kere yaşanan sessizlik motifi(McAuley, 1), diğer oyunun elmas yüzük, çocuklar, kocaların yatak halleri, merserizeler, broşür dağıtan solcu “dilenci” öğrenciler gibi konularla ilgili ayrıntılı muhabbetleriyle tezatlık oluşturur ve absürdlüğün iki uç noktasını bize gösterir. Sessizlik kadınların dedikodu dışında üretkensizliklerinin bir simgesi midir? Yoksa bu diğer oyunda da abartı biçimde verilen kadınların “pireyi deve yaptıkları” sonuçsuz tartışmalarına, sosyal yaşamdaki önemsiz ‘önem’liliklerine ironik bir tepki midir? Güllü’ye göre “günlük hayatı reddeden birey kendi düş dünyasında yaşamayı tercih eder, ama fiziksel bir varoluşa sahip olduğundan, asgari düzeyde de olsa günlük hayatın pratiklerini yerine getirmeye zorundadır.”(53). Böylece günlük hayat ve bireyin iç dünyasında bir bölünmüşlük ortaya çıkar ve absürdcülere göre bu, insanoğlunun kaderidir.

Koza ve Yüzük Motifleri
“Tiyatroda, kişi, olay veya imgedeki simgeler aracılığıyla soyut bir kavramın somutlaştırılmasına”(Aydın, 90) bir diğer örnek koza ve yüzük motifleridir. Oyunun sonunda göz ardı ettikleri savaş ve felaketler kapıyı çalar fakat kendilerini dış dünyaya karşı soyutlamaları üçünün de kozalarında hareketsizleştirilmesine yol açar. Koza, onları bir araya getiren, yapmacık birlikteliklerine ket vurup onları buluşturan felaketleri olmuştur. Aynı şekilde yüzük motifi de bu türden samimiyetsiz birlikteliğin somutlaşmış halidir. Ellerini birbirlerininkiyle kenetlerler ve aslında seyirciye “gözükmeyen” yüzüklerine dokunup onları hissetmeye çalışırlar. Bu onları birbirine bağlayan tek ortak noktadır. “Hiçbir şekilde yüzüklerin gözle görülebilir olmaması, belki de elele tutuşmayla verilen birlikteliğin ve “bir arada olma”nın bir yanılsama olduğunu ima etmektedir.”(McAuley, 1).

McAuley’in de dediği gibi bu birliktelik öğesi “Gidiş-Geliş”te yüzük motifiyle nazikçe yerilmiş bir absürd öğedir. “Yüzükleri hissedebiliyorum” derken “hissetmek” fiili yüzüklerin metalik yapısından çok, yüzük kavramıyla kadına dayatılan sorumlulukları ve yükleri hissetmek anlamına gelir. Bu nedenle görülemeyen yüzük motifi önemini buradan alır. Kadınları birbirine bağlayan ve aradaki yapaylığı vurgulayan ama onu bir anlamda yerle bir etmeye çalışan bir cümledir son cümle.

KAYNAKÇA
Kamil Aydın, Karşılaştırmalı Edebıyat Günümüz Postmodern Bağlamla Algılanışı
Adalet Ağaoğlo, Kozalar
Samuel Beckett, Gidiş ve Geliş
Martin Esslin, Theatre of Absurd
William Shakespeare, Macbeth


Tuğçe Kanbur


Paylaş      
Yorumlar

Bu Oyun Hakkındaki Görüşlerinizi Paylaşın !

İsim
Mail  (Yayınlanmayacak)
Yorum
Güvenlik Kodu= 632
Lütfen bu kodu yandaki kutuya yazınız
 

    Son Eklenen Yazılar     En Çok Okunan Güncel Yazılar
'Ağaçlar Ayakta Ölür' - Nevra Serezli ve Tiyatro Kare (Füsun Akmen Balkaya)
Atam Siz Rahat Uyuyun Gençleriniz Size Layık - Yıllar Sonra 'Satıcı'nın Ölümü' - Bir Büyük Sanatçı Argun Kınal'a Veda
    Tüm Tiyatro Yazıları

    Bu Tarihte Yayınlanan Diğer Yazılar
    Bu yazının yayınlandığı tarihte gündemdeki diğer yazılar aşağıda listelenmiştir...

  • Tiyatro Gerçek - Van Gogh (Arda Aydın) - 2/21/2009
  • ONE MINUTE! ONE MINUTE! (Yurdagül Yurtseven) - 2/21/2009
  • Ellerinizden öpüyorum sevgili Gazanfer Özcan (Rengin Uz) - 2/18/2009
  • Gidenlerin Ardından... (Yurdagül Yurtseven) - 2/18/2009
  • Gazanfer Özcan'ın Ardından... (Özlem Özdemir) - 2/17/2009
  • Gazanfer Özcan'ı Kaybettik (Melih Anık) - 2/17/2009
  • Gazanfer Özcan'ın ardından... (Gazanfer Özcan) - 2/17/2009
  • Duru Tiyatro - Bana bir Picasso Gerek (Melih Anık) - 2/17/2009
  • Genç Oyuncunun Acıları (Eser Ali) - 2/16/2009
  • Birinci Yıl... (Orhan Aydın) - 2/16/2009
  • Absürd Tiyatroda Koza ve Gidip-Gelmek (Tuğçe Kanbur) - 2/13/2009
  • Adam Olacak Kadın ve Sevgililer Günü (Yurdagül Yurtseven) - 2/13/2009
  • Ne Dersin Azizim, İstanbul DT Cevahir Sahnesi'nde (Savaş Aykılıç) - 2/13/2009
  • Aykut Işıklar'a, Nedim Saban için Söyledikleri Hakkında Kınama Metni (Tuncer Cücenoğlu) - 2/11/2009
  • Tiyatro Pera - Rahat Yaşamaya Övgü - (Eski bir Brecht'çi ve solcudan rahat yaşamaya övgü…) (Melih Anık) - 2/11/2009
  • Ziyaretçi - Adana Devlet Tiyatrosu (Ahmet Olcay) - 2/11/2009
  • F451 – Bizim Tiyatro (İsmail Can Törtop) - 2/9/2009
  • Dinmeyen Alkışlar ~ Gülsün Siren Kınal (Karin Kökciyan) - 2/9/2009
  • Fırtına (Taner Can) - 2/9/2009
  • İstanbul’dan Bir Jean Claude-Carrière Geçti (Cengiz Peksoy) - 2/8/2009
  • Yanıtı Olmayan, Bol Sorulu Bir Oyun: KARATAVUK (Üstün Akmen) - 2/7/2009
  • Caza Kanunu - Diyarbakır Devlet Tiyatrosu (Ahmet Olcay) - 2/7/2009
  • Dinmeyen Alkışlar - Cahide Sonku (Cüneyt İngiz) - 2/6/2009
  • Pera Güzel Sanatlar'da Öğrenci Olmak (Yurdagül Yurtseven) - 2/5/2009
  • Tiyatroadam’dan adam gibi tiyatro: Albay Kuş (Rengin Uz) - 2/4/2009
  • Tiyatro Benim Adım (İsa Karslı) - 2/2/2009
  • Neden Tiyatro (Kemal Oruç) - 2/2/2009
  • Yılın Oyunu ve Yönetmeni'nde En iyi'ye Aday Olabilecek bir Oyun : İNEK (Melih Anık) - 1/30/2009
  • Ordu Belediyesi Karadeniz Tiyatrosu (OBKT) tam 45 yaşında... (Üstün Akmen) - 1/30/2009
  • Gar (Erdinç Yapan) - 1/30/2009
  • Altı Haftada Altı Dans Dersi: Sıcacık bir dostluk öyküsü (Rengin Uz) - 1/29/2009
  • Gecenin Kulları (Yazan-Yöneten : Dinçer Sümer) – Antalya Devlet Tiyatrosu (Öznur Çetin) - 1/29/2009
  • Suç, insanın en karanlık olgularındandır: Nehrin Solgun Yüzü (Üstün Akmen) - 1/28/2009
  • Nazım Hikmet Zaten Memleket ve Sahneler Sansürlenmesin (Yurdagül Yurtseven) - 1/28/2009
  • İzmir'de Tiyatroculara Destek Kampanyası (Ulaş Tuzak) - 1/28/2009
  • Tiyatronun Önemi (Serkan Fırtına) - 1/28/2009
  • Çehov - Vişne Bahçesi / İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları (İBŞT) (Melih Anık) - 1/23/2009
  • Şarkıların Annesi Aysel Gürel, Çocuk Tiyatrosunda da Yaşamaya Devam Ediyor (Yurdagül Yurtseven) - 1/23/2009
  • Verin bir önyargı, dünyayı yerinden oynatsın: Kırmızı Pazartesi (Üstün Akmen) - 1/21/2009
  • İzmir Sanat Kulesi (Ulaş Tuzak) - 1/19/2009
  • Bürokrasi dolambacında bir vatandaşın öyküsü: Deri Ceket (Üstün Akmen) - 1/16/2009


  • Tiyatro Kursu Başlıyor!
    5 Kasım'den itibaren her PERŞEMBE Kadıköy'de!
    Çalışanlara yönelik hobi sınıfı!



    Duyuru Panosu!



    Son Eklenen Tiyatro Oyunları

         Güncel Yazılar

    Yazar olmak ister misiniz?
    Yazar olarak tiyatrodunyasi.com ailesine katılmak, yazılarınızı yüzbinlerce tiyatroseverle paylaşmak isterseniz tiyatrodunyasi@tiyatrodunyasi.com adresine mail gönderebilirsiniz...

    Mail Listemize Üye Olun

         Güncel Haberler
    Şehir Tiyatroları, Özel Tiyatrolara Kasım Ayında da Sahnelerinde Yer Veriyor
    oyun atölyesi'nde yeni sezon başlıyor...

    Tiyatro Dünyası'nı takip Edin
     
     |